Çarşamba, Kasım 14, 2012

kim ölü? albay, kızları, kabil...kim?

 Repose /John Singer Sargent

 

Hangi geceydi hatırlamıyorum, üç-dört gün önce, ya da bir hafta, her neyse, tüm günler birbirine benzeyince (bu iyi mi yoksa kötü mü) karıştırıyor insan, işte o gece, çok çok keyifsiz, mutsuzdum. Dinlediğim hiçbir şeyi anlamadığım gibi, derdimi de karşımdakilere anlatamıyordum. Gece geç vakit yatağa gittim, yanıma Mansfield'ın Katıksız Mutluluk kitabını aldım. (bende İş Bankası yayınlarının bastığı ciltli kitap var, Oya Dalgıç çevirisi, gayet güzel bir çeviri, kitabı almayı düşünenlere küçüm bir not olsun bu) Ölü Albayın Kızları öyküsünü okumayı neden bilmem hep erteliyordum, o gece okumaya başladım. Sonra kesildi, ben üzüldüm, konuştum, dinledim, olmadı, ertesi gün 24 saat nöbet vardı, gittim geldim, öykü hep benimle dolaştı bu süre içinde. Bitirdikten sonra da aklımdaydı. Yavaş yavaş, sindire sindire okudum, şimdi her boşlukta Cons ve Jug'ı düşünüyorum, onların ve aslında hepimizin sıkışıp kalmışlığını.
 
Constantia ve Josephine iki kız kardeş, babaları henüz ölmüş ve onlar bu ölümle tüm dünyanın yükünü birden omuzlarında bulmuşlar. Öykü kızların yatakta konuşmalarıyla başlıyor, ne yapalım, nasıl yapalım diye tartışıp duruyorlar. Babalarının silindir şapkasını kime vereceklerinden sabahlıklarının rengini siyah yapmaya kadar her şey kafalarından hızlı düşünceler şeklinde geçip gidiyor. Belirgin ve sarsıcı tek şey var, tüm düşüncelerindeki ölü albayın gölgesi. Siyah sabahlık, siyah yünlü terlikler, iki kara kedi gibi iki kız kardeş, bu düşünce onları korkutuyor, üzüyor; yapmasak olmaz mı? Hizmetçi kızın işine son verip vermeme konusunda da kararsızlar, kız katı ve sert, bir şey istemek çok zor, yoksa tüm istekler babalarının emriyle mi oluyordu? Peki babaları gerçekten öldü mü? Aaah diye inliyor Josephine, keşke yapmasaydık, keşke babamızı gömmelerine izin vermeseydik, diyor. Ne yapabilirdik diye cevap veriyor Constantia, en azından emin olsaydık, biraz bekleseydik diye ağlıyor kardeşi, babamız bizi asla affetmeyecek. Tüm öykü boyunca gerçekte ölenin albay mı yoksa kızlar mı olduğunu düşündüm durdum. Babaları yokken öyle çaresiz ki kızlar, hiç yaşamamış gibi. Babaları ölmeden kendi hayatlarını yaşamalarına izin verilmeyen iki kardeş "sahipleri" ölünce hayal kurmaya bile cesaret edemiyor, belli belirsiz akıllarına gelen düşünceleri unutmaya çalışıyorlar. "Diyeceğimi söyleyemem, Jug, çünkü ne olduğunu unuttum." Kardeşi kısaca yanıtlıyor; "Ben de unuttum."
---------------

Bu son günlerde üzerimde tuhaf bir hâl var. Hani üzerine ölü toprağı atılmış derler ya, hah onun gibi bir şey. Tumblr kurtarıcı oldu bir bakıma, ya da oyalayıcı, fark etmez. Oradaki fotoğraflara, resimlere bakıp zamanı geçiriyorum. Benim için albüm değerinde olması da güzel, sevdiğim, beğendiğim çoğu resim, müzik, foto bir arada, aramak için uğraşmıyorum. Twitter'da, daha önce dinlediğim bir müziği tekrar bulmak için uğraşıyor, bir sürü zaman harcıyordum, şimdi her şey elimin altında, iyi bu. Bir tek şey kafamı kurcalıyor o da tumblr'da paylaşılan bazı çok sert, çok acı anların fotoğrafları için rutin işlemin, beğenme mi, sevme mi ne derseniz işte o işin, hiç umursamadan ezbere yapılması. Bana göre de her şey sevilebilir, atla deve mi, tıkla gitsin de, bir savaş fotoğrafının altında (benim gördüğüm fotoda çukurun içine atılan cesetler ve hemen fotoğraf çekildikten bir iki saniye sonra öleceği kesin olan gözleri bağlanmış tutsaklar vardı) bunu beğendi yazısı bana komik geliyor valla, neyi beğeniyorlar anlamadım. Fotoğraf sanatını mı? Saçma. Neyse, bu benim her bir şeye takılmam olsun, anlamsız onca şey varken bu örnek hiç aslında. 

 
Kabil, sonunda bitti, "benim kitabım değil" lafını ezberlemiştir burayı okuyanlar, özür dileyerek tekrarlayacağım, benim kitabım değildi. Güzel, akıcı ve komik ama ı ıh. Yine de bazı bölümleri çok keyifle okudum; Kabil'in türlü türlü peygamberlerle konuşması, onlara akıl vermesi, tanrıya kafa tutması güzeldi. Saramago, romanına kahraman seçerken kahramanın akıbetinden çok kendisinin tanrıyla hesabını düşünmüş. Bu iyi ya da kötü demiyorum, hiç umursamam böyle şeyleri fakat bu hesap yüzünden romanın dili aksamış, Kabil -çoğu yerde hak versem de- suçsuz, günahsız ve hatta ilk cinayeti iyi ki işlemiş havalarında dolanıyor roman boyunca. Kabil'in tek aşkı Lilith ise (evet o muhteşem kadın) seks hastası, sarayında sıkıntıyla dolanıp duran, anlamsız bir karakter olmuş. Seksi çok sevmesi ve bunu pratikte de göstermesi harika tabii, ama bizim bildiğimiz Lilith, Adem'e bile kafa tutmuş kadındır zamanında, ilk feminist filan diye boşuna demezler, Kabil'i sarayda, gelse de sevişsem diye beklemesi komik durmuş gerçekten. İbrahim peygamber ve Kabil'in konuşmalarını ise çok sevdim. Oğlu İshak'ı tam kurban edecekken Kabil'in gelip engellemesi ve ikisinin tanrının 'karışık' işlerini tartışmaları çok iyiydi. Kabil; "tanrı, göğün ve yerin yaratıcısı tam bir zırdeli", diyor. Buna nasıl cüret edersin dediklerinde ise; "çünkü yalnızca eylemlerinin bilincinde olmayan bir deli yüz binlerce kişinin ölümünden doğrudan sorumlu olmayı  ve sonra da hiçbir şey olmamış gibi davranmayı kabul edebilir, tabii eğer, sonuçta, delilik yoksa, irade dışı, sahici delilik yoksa, dosdoğru kötülüktür bu." diye cevap veriyor. Tanrı değil, kötü olan şeytandır diyen de var kitapta, ama oraları önemsiz bulup çizmemişim;) Çizmek demişken romanda altı çizilecek çok fazla satır var, Saramago çok çok sevdiğim İvan Karamazov gibi düşünmüş düşünmüş, onun uzun  ve müthiş tiratları kadar etkili olmasa da bu kitabı yazmış, belli. Kitaptan aklımda kalan en belirgin fikir, tanrının insanları sevmemesi ve kötü niyetli olması. Kabil'in, tanrıyı savunmak için devamlı söylenip duran, "tanrının niyetine ve işlerine akıl sır ermez" lafına uyuz olması da beni çok güldürdü, katılıyorum arkadaşa. Yazarın kafası karışıkmış, benim durumum gibi, bir de bunu anladım tabii;) Habil de harcanmış diyeyim ve burada keseyim bu konuyu. Çayım demlene demlene bir hoş oldu ocakta ve hemen hızlı bir duş almam gerek. Yarın mesai var, sabah 8, akşam 10, erken yatacağım güya. En azından gece evimde yatacağım diye kendimi avutuyorum, ki bu benim için son zamanlarda en önemli şey. 
----------------
Yukarıdaki foto, alışveriş merkezinden. Poliş ve Melike ile sinemaya diye gitmiş ama mağazalara da bakmıştık. Ben biraz rahatsızdım (fotodaki ilaç kanıtı;p) kahve molası verdim onlar devam ettiler alışverişe. Bu kahve fotoğraflarını daha çok Leylak Dalı için çekiyorum, onların şahane bloglarına göndermek için, elimde çok fazla kahve fotosu birikti, neden bir türlü gönderemiyorum bilmem. 
----------------
Bir paragraf da Melike için olsun; Melike -Meloş derim ben-, abimin eşi, kardeş gibiyiz onunla. Kabil-Habil, ilk kardeş cinayeti derken pek denk düştü, aferin bana;) Kız kardeşi olmadığı için hep üzüldüğünü söylüyordu, birbirimizi bulduğumuz için şanslıyız. Aslında ondan çok abimin adı geçsin istiyordum bu yazıda. Geçenlerde Saint'le uzun bir telefon konuşması yaptık (blog vasıtasıyla tanışıp konuştuğum ikinci kişi Saint, mesafe alıyorum sanki;p), o konuşmada Hakan dediğimde, şaşırdı, abim dedim ve hiç bahsetmediğimin geyiğini yaptık. Daha çok ben yaptım tabii. Bir dahaki yazıda adını geçireyim bari, çok saçma oluyor böyle dedim, işte bu paragraf o yüzdendir. Hakan'la iyi anlaşırız, çok severiz birbirimizi (tavlada en sıkı rakibim) ama kızlarla paylaştığımız gibi her şeyi paylaşmayız. Bu yüzden, ne bir filmi anlatırken ne de bir romandan bahsederken adı geçiyor onun. Kendisi burayı da okumadığı için, ruhu bile duymadan çok içten bir sorry diyorum. Sevgiler sana abiciğim, tüm iyilikler üzerine olsun;p

Hmmm, nasıl biter bu yazı? Çay çaylıktan çıktı, planlar altüst oldu, duş kesin alınacak (o sıra çay iyice bir hoş olacak!), öyleyse hadi hemen bitsin.  Kabil'in ünlü lafı güzel bir son olur sanki; kardeşimin bekçisi miyim ben diyordu ya, hah işte Ölü Albayın Kızları'nı okurken bu cümle yankılanıp duruyordu beynimde, aman kızlar birbirinizin bekçisi olun, diye. Size de tavsiyem olsun bu, sevdiklerinizin bekçisi olun ki, sonra tanrı sorunca sıfırı çekip üzülmeyin. 

Böyleyken böyle. 

24 yorum:

Vuslat AKTEPE dedi ki...

Kitaplarını kıskandım yine... Ölü kız kardeşlerin anlatılan durumu, ne kadar ilgilidir bilmem ama, ben de şu yılan, adam, mide metaforunu anımsattı. Kabil'e hiç girmeyeyim ben. Bir yerlerinde tanrı olan düşünme ve tartışmalara karşı ön yargılıyımdır oldum olası ama yine de kitaplar okundukça, okunup konuşuldukça kıskanma güdümü garip bir şekilde tetikliyor...
İyi nöbetler o halde

sevgiyle...

justine dedi ki...

E heh, bu sefer nöbet değil, böylelikle kendimi avutuyorum yine;)

Bahsettiğin metaforu bilemedim. Mansfield'ın öyküleri çok güzel. Yazıyı öyle hızlı yazıp yolladım ki düzeltme yapmayı bırak yazar hakkında iki satır bir şey yazmayı bile unutmuşum. Onun öykülerini sıcak, samimi ve etkileyici buluyorum, senin de okumanı isterim, Vuslat. Eminim seveceksin.

Şimdi yine büyük bir hızla cevap yazıyorum sana, hemen yatağa gitmeliyim. Yatakta bir saat ya da daha fazla uyuyamama, dönüp durma gibi bir sorunum var, dün başladığım kitabı okuyup uykumun gelmesini planlıyorum. Bakalım;)

Tanrılı tartışmalara karşı tutumunu biliyorum (meyveli kek gibi oldu;p). Olsun, sen fikrini söyle yine, neticede burada tanrının avukatı filan değilim ben, dinlerim seni. Kabil'i de okumanı tavsiye ederim, seversin sen Saramago'nun dilini, hem o da tanrıyı pek hafife almış, dalga geçmiş kitap boyunca. Ben keyifle okudum, senin bayılacağına bahse girerim;p

Karmakarışık bir cevap olduysa kusura bakma Vuslatcığım, hemen kaçmalıyım ben.

Çok sevgiler.

p.s.: Madem bahsi geçti, yazı için de okuyan herkesi buradan uyarayım; öyle hızlı yazdım ki yalan yanlış göndermiş olabilirim. Kontrol filan da etmedim, artık affınıza sığınacağım, yapacak bir şey yok;p

Zedka dedi ki...

Kabil sürekli elime gelip gelip giden kitap, bir türlü başlayamadığım. Ve okunacaklar listemden de uzun bir zaman sonraya kadar çıkartmıştım birkaç hafta önce. Hoş o listeye ne kadar uyduğum ayrı bir merak konusu. Sen burada böyle anlatınca iyice merak ettim ama sırada çok kitap var.

Bazı insanlar hayatlarını değişik bir bağımlılıkla sürdürüyor. Bugün M. ile de bunu konuştuk sürekli aynı koridorda volta atarken. Bazı insanlar bir başkasının varlığıyla kendi hayatlarını dengeliyor. Karar almak duygusunu hiç bilmeden. Sonra da o kişi gittiğinde, öldüğünde ya da gittiğinde diyelim, duvara toslamış gibi oluyorlar. Ben bunun bağlılıktan ziyade korkmakla ilgili olduğunu düşünüyorum, yaşamaktan çekinmekle. Kendileri bir şey yaptıklarında bunu geri çeviremeyecek olmaları ve bedel ödeyecekleri endişesi, bir bakımdan da başkasına yaslanmanın alışkanlık haline gelmesi .. Başkasını suçlayabilecek olmak. Bilmiyorum, paragrafı okurken bunlar belirdi aklımda.

Sanal ortamda çok yanlış şeyler var Justine, her birine tek tek değinmek ve dikkat etmek konusunda atılacak adımlar insanı yokuş aşağı edebilir. Sen kaçır gözlerini onlardan, en azından bir süreliğine. O ilaç da hiç hoş durmamış orada. Bilesin :)

Planar istendiği gibi gitmiyor. Bir şey var, Murphy kanunlarına eklenmesi gerektiğini düşünüyorum ama Murphy'nin onu gözden kaçırmış olabileceği düşüncesi çok mantıksız geliyor : Bir şeye ne kadar özenirsen o kadar berbat edersin. Dışarı çıkarken başörtümü yapmaya çalıştığımda ya da ne bileyim şööyle güzel bir türk kahvesi arzusuyla yanıp tutuştuğumda hep avcumu yalıyor olmam başka neyle açıklanabilir? :)

Kız kardeş çok farklı bir şey olsa gerek. Ben birkaç sene öncesine kadar abla kategorisine yerleştirebildiğim herkese güler yüzlük ve cicikızlık ettim ama olmuyor. Zaten bir yerden sonra ailenin de çözülemeyen bir kuralın boyunduruğunda biraraya gelmiş insanlar olduğunu düşünmeye başlıyorum. pekala bu kötü bir şey, kendimi kınıyorum şu an ama birçok şeyi hafifletmenin, ellerimin titrememesinin tek yolu buysa .. onlar yaşasın, mutlu olsunlar, güzel kalsınlar ama uzaktan baksınlar bana. oh ne iyi. evet, orta yolumu da buldum.

size gelince efendim, teleskoptan ne haber? ne zaman gelecekler onu yapmaya? senin için güzel bir şeyler diliyorum buradan, güzel yollar, yeşil çarşılar. ve her günün birbirinin aynı olmamasının bir yolunu düşünüyorum. yani bir film bir kitap veya şarkı ne kadar etkisi altına alabilir ki bir insanı, ne kadar renk katabilir en fazla ama olsun.

uu çenem düşmüşse benim .. ki düşmüş. çok çok öpüp kaçıyorum, kalbine kuş yatakları.

passiveapathetic dedi ki...

Kabil'i almıştım ama okumaya fırsatım olmamıştı henüz. Yazdıklarını okuyunca meraklandım, bakayım bi neymiş.

Mansfield, Woolf'un pek kıskandığı bir yazar ki Woolf'un Eliot'ı bile beğenmediğini de düşünürsek... Günlüğünde neler neler diyor Mansfield için. Eh, Mansfield'in hikayelerini okuyunca, Woolf'a kıskandığı için hak vermemek elde değil.

Sevgiler ve taze çaylar Justineciğim. Bir de güzel kitaplı günler, geceler diliyorum sana.

TheSaint dedi ki...

Justine kente geri dönmüş...hem de ne dönüş...saramagoyla...

şenay izne ayrıldı dedi ki...

ben öykü pek sevmem, vüs'at bener belki, raymond carver eh işte. ama anlattığınız öykü ilgimi çekmedi değil.
tumblr, özellikle hafta sonlarında benim ilacım oluyor, zaman akıp gidiyor hiç bi şey yapmadan. siz bayaa bi geç katıldınız ama.
sevgililer.
hamiş : "küçüm bir not" ?

Vuslat AKTEPE dedi ki...

Hikaye şudur; bir gece adamın midesine yılan girer.Adam ilk zamanlar bir şey anlamaz. Ama devamında artık çok geçtir.Yılan adamın midesine yerleşmiştir ve adam , yılan ne istiyorsa yapmak zorundadır. Yıllar böyle geçer gider. Adam artık kendi isteklerini tamamen unutmuş, yılan için yaşamaya başlamıştır.Bir gece bir mucize olur ve yılan geldiği gibi ani bir şekilde çıkıp gider adamın midesinden... Adam sabah fark eder bunu. Artık özgürdür.Sevinir.Sevinir.Sonra düşünür.Şimdi ne yapacaktır ? Beynini kemirir bu soru.Çünkü yıllar boyu kendini o kadar şartlandırmıştır ki yılanın istediklerini yapmaya ve kendi ihtiyaçlarını o kadar unutmuştur ki kendisine emir veren yılan olmadan ne yapacağını bilememektedir....

Sevgiyle...

alkım dedi ki...

Ben de bir kaç hafta önce Bahçede Eğlence'yi okudum. İnsanın içine yavaş yavaş işliyor yazdıkları.Bu dünya için fazla titrek bir yüreği var sanki. Mansfield ne yazdıysa okuyayım dedim kendi kendime. Ölü Albayın Kızları'nı şimdi iyice merak ettim.

Keyifle okudum yazını Justine. Ardından güzel bir şeyler okumak istedim. Şu sıralarda okuyamıyorum. Bir dağınıklık, telaş ve sıkıntı hali. İnsanda okuma isteğini güzel yazılar tetikliyor. Teşekkürler, sevgiler.

*Az kalsın unutuyordum. Şu Repose isimli tablo ne etkileyici! Ressamın diğer resimlerine baktım. Bir tanesini çok sevdim. Justine, Poliş, Meloş ve bütün kızkardeşler için gelsin:)
http://en.wikipedia.org/wiki/File:John_Singer_Sargent_-_Carnation,_Lily,_Lily,_Rose_-_Google_Art_Project.jpg

justine dedi ki...

Zedkacığım, bağımlılık konusunda şunu söyleyebilirim sana, beraberinde zaten korkuyu da getirir o duygu. Eğer birisine mantık sınırları dışında, delicesine bağlandıysan ondan korkuyorsundur. Mansfield'ın öyküsündeki gibi somut bir korku olmayabilir bu, dediğin gibi bağın, ipin kopmasıyla yuvarlanmaktan korkmak. Sen şöyle demişsin; yaşamaktan korktukları için bağlanıyorlar, cesaretleri yok kendi varlıklarını tek başına sürdürmeye. Ben de şunu diyorum; nedeni belirsiz olabilir bu bağlılığın, nedensiz ya da zorla olabilir, işte bunun sonucunda, bu körleştiren bağlılık yüzünden adım atmak zorlaşır, deneme yapmadıysan, sallanarak yürürsün.

Yine de söylemek istediğin şeyi anladım; çabasız, bir parazit gibi yaşamayı sürdürmek de bir seçim olabilir. Ama onlar için konuşmak anlamsız, yorucu ve saçma, öyküdeki durumla ilgisi yok üstelik;)

Kuş yatakları, ne güzelmiş. Hep şiir yazar gibi sesleniyorsun sen, kimselere benzemeyen, çok yalnız ve özel bir naifliğin var, bu naifliği seviyorum. Seni okuyanın kalbini incelten, seyrelten bir naiflik, teşekkürler Zedka.

Teleskop işi sanırım biraz daha kalacak, yüzlerce iş var sıraya koyduğum ve hiçbiri yapmadan kahve keyfi yaptığım düşünülürse epey sonraya kalacak, kalsın.

Kitap sıralamanı bozma canım, Kabil'i şimdilik boş ver, öne alacak kadar etkili bir kitap değil bana kalırsa. Öyle güzel kitaplar var ki okunacak, dert etmeye değmez.

Sarılıyorum sana, canım benim.

justine dedi ki...

Passive, senin ilgini elbette çekecekti Kabil, almana şaşırmadım;)

Evet, o kıskançlığı duydum, fark etmez benim için, ikisi de sevdiğim yazarlar. (artık onlar düşünsün gibi oldu) Mansfield çok fazla Çehov ve bu benim hoşuma gidiyor. (Woolf Çehov'u da kıskanıyor muydu acaba, yoksa çağdaşı olması mı gerekirdi kıskanması için;p) Çehov'un öykülerindeki sakinlik, sakinliğin üzerinde esen rüzgâr, o sıcak rüzgârın (illaki sıcak) yaprak kımıldatmaması ama karakterlerin ruh hâllerini devamlı değiştirmesi Mansfield'in güzelim öykülerinde de var. Bu öykülerin rüzgârını seviyorum, hem içimi ısıtıyor hem de ürperiyorum, harika bir deneyim.

Çok sevgiler Passiveciğim, güzel dileklerin için teşekkürler;)

justine dedi ki...

Sevgili Saint, sen buna "dönüş" mü diyorsun, en sallapati yazım oldu bu benim, hızlı hızlı bir şeyler yazdım, yolladım;p Pek içime sinmedi yani.

justine dedi ki...

Şenaycığım, öykü iyidir, sevmelisin;p

Hem senin yazıların gibi çoğu öykü kısa ve vurucudur, öykünün doğası budur zaten.

Tumblr oyalayıcı evet, çocuk oyunu gibi, ne yapalım oyalanıyoruz biz de. Her yere ve her şeye geç kalmamla ünlüyümdür, normal yani geç katılmam. Hadi burada gizlenmiş şiiri bul;p

Sevgiler.

p.s.: En sonunda bir hatamı buldun! Beni çok telaşlı, ve dalgın bir hâlimde yakaladın Şenay, yazıyı hiç kontrol etmeden yolladım, bu sayılmasın;p

justine dedi ki...

Hmmm, hikâye ilginçmiş. Albayın kızlarının durumunu da güzel özetliyor.

Teşekkürler Vuslat, benden de sevgiler.

justine dedi ki...

Alkımcığım, Bahçede Eğlence, benim kitapta Ölü Albayın Kızları'nın hemen önünde, ikisini arka arkaya okuyunca ciddi bir hüzün kaplıyor insanın içini, ama öldüren değil, yaşatan bir hüzün;)

Yazıyı sevmen ne hoş, oysa yazıp gönderince pişman olmuştum ben. Daha önce de hızlı yazdığım, dağınık yazılarım olmuştu ama bu son yazıyı ciddi sıkışık bir zamanda yazdım. Hem blog artık canlansın istiyordum hem de duş alıp, çay içmek, üstelik yeni başladığım kitap da çok keyifli, ondan birkaç sayfa daha okuyup erken yatmayı da planlarım arasına katmıştım, hepsi aynı anda olmadı tabii;p Yazacağım çoğu şeyi unutmuşum, Kabil hakkında bir sürü gevezelik yapmak istiyordum, hadi onu geç Mansfield'in güzelim öyküsünün hakkını vermeliydim. Sonra Bond filminin geyiğini yapabilirdik beraber, Poliş buradayken farklı yemekler denedim onları bile anlatmayı unutmuşum.
Uzatmayayım; senin inceliğin Alkımcığım yazıyı keyifli bulman, yine de bir şeyler okuma isteği verdiyse bu yazı sana, çok çok memnun olurum.

Sargent benim geç keşfettiğim bir ressam, bayılıyorum onun resimlerine. Şu yazıyı yazdığım gün saatlerce oyalanmıştım resimlerine bakarak, ne etkileyici bir deneyimdi, asla unutmam. Şimdilerde, her sabah onun bir resmine bakıp uyumayı ve uyanmayı planlıyorum, becerebilirsem güzel olacak, hem odamın yeni hâli hem de benim ruhi durumum açısından;)

Gönderdiğin resim harika, büyüleyici, ben de çok seviyorum o resmi. Acaba o mu olsa? Hmmm;)

Teşekkürler Alkım, çok çok sevgiler.

zerka dedi ki...

ölü albayın kızları öyküsü ve o kitaptaki pek çok öykü ne kadar etkileyici, çarpıcı değil mi?

mansfield sıkı bir çehov hayranıymış bu arada, günlüğüne şöyle yazmış: “Ah Çehov! Niçin ölüsünüz? Niçin akşamın geç bir vaktinde, kocaman loş bir odada, dışarıda sallanan ağaçların yeşile döndürdüğü ışıkta oturup konuşamıyorum sizinle?”

mansfield okumayı istemiştim ben de uzunca bir süre çok merak ederek, o sıralar bu baskıyı sen önermiştin bana, aldım ben de, hatta bir şeyler yazıp sana da önerin için teşekkür edecektim ama biliyorsun her şey planladığımız gibi gitmiyor:)

tomris uyar, “bir vuruşta bir parıltı yaratan, unutulmayan, okurda yıllar sonranın algılarını hazırlayan, kısaca, okuru değiştiren bir sanat” demiş ya öykü için, mansfield öyküleri tam da böyle öyküler. çok kişisel bir yorum olarak, uyar’ın öyküleriyle mansfield’ın öykülerini benzettiğimi de ekliyeyim.

yine bu öyküyle ilgili düşününce, bazı çocuklar ne kadar şanssız değil mi? bütün bir çocukluğunu ve hatta gençliğini katı, otoriter, kendin olmana müsaade etmeyen bir ebeveynle geçirdikten sonra, eline geçen özgürlükle ne yapabilirsin ki? hafiflik değil ağırlık getiren bir özgürlük, kaçılan bir özgürlük..yine düşününce; kendisi olma özgürlüğü verilerek yetiştirilen çok az sayıda çocuk var gibi geliyor bana.

singer sargent’in resimlerini ben de biriktirmedeyim şu sıralar, şahaneler, bir de james mcneill whistler’ın resimleri öyle. tumblr resim bulma konusunda acayip bir kaynak, ben de kayboluyorum orada, bazen fazlaca vakit harcadığımı düşünüp kendimi durduruyorum. twitterdı, tumblrdı derken okumaya, yazmaya zaman kalmıyor.

sert, acı anların fotoğrafları konusunda katılıyorum sana, savaş fotoğrafları da binlerce fotoğrafın içinde bir fotoğraf olarak anlamını yitiriyormuş gibi geliyor bana, tv’de izlediğimiz onlarca görüntüden etkilenmez oluşumuz gibi sanki, bilmiyorum.

zedka’nın dileği ne hoş! hemen konu değiştirdim bak, belki biz de öyküde olduğu gibi hep söyleyeceklerimizi unutarak yaşamaya devam edebiliyoruz.

kalbine kuş yatakları diliyorum ben de.

justine dedi ki...

Zerkacığım benim, öyle yorgunum ki şimdi, öğleden sonra tüm gün dışarıdaydım, akşam eve geldiğim gibi apar topar duş aldım, yemek şu bu derken, ancak çayımı içtim. Sıcak çay, yorgunluk ve belki her şey, sanırım daha da hassas yaptı beni, son cümlene gelince tüm yazacaklarımı unuttum, tuhaf bir hâl geldi üstüme, ağlamaklı oldum.

Neyse;)

Tamam, şimdi ben uyuyayım öyleyse. Yatağıma gideyim, güzel bir öyküye başlayıp ortasında uykuya dalmayı bekleyeyim. Yarın 24 saat var yine. Hiç gitmek istemiyorum. Ne olacak benim bu durumum bilmem.

Whistler'ın resimleri şahane değil mi? Sargent'a hayranım zaten. Bunlar sözde amerikalı ressamlar ama avrupa'dan pek uzaklaşmamışlar, tuhaf;)
Geçenlerde, Poliş gidince Whistler'ın bir resmini koymuştum tumblr'a, o da rüya gibi bir resimdi. Böyle ressamlar, şairler, yazarlar olmasa dünyaya nasıl katlanırdık acaba, hep merak etmişimdir.

Tumblr ve diğerleri inanılmaz vakit alıyor, çok haklısın. Ben de kendimi denetlemeye çalışıyorum. Olsun, diyorum bazen de, amaç hoş vakit geçirmek değil mi, ne yapalım, burada da harika şeyler görüyor, keşfediyorum. Olsun.

Yine konuşmaya daldım, hemen gidecektim güya:/ Tumblr'a whistler'ın bir resmini koyup kaçıyorum ben, sözüm söz;)

Çok öpüyor, kucaklıyorum seni. Sevgiler.

TheSaint dedi ki...

Mütevazi Justine...:P

justine dedi ki...

;p

TheSaint dedi ki...

bu arada saramagonun körlük ve kabilini aldım. özellikle kabili çok merak ediyorum.bitince kitap rafinda paylaşırım.

justine dedi ki...

Tamamdır, bekliyorum.

Ben yine nöbet ertesiyim, başımda ağırlık, elimde bir fincan çayla açılmaya çalışıyorum. (ahmet kaya şarkısı gibi oldu;)) Senin kitap rafına bakamamıştım, orada oyalanayım madem.
Sevgiler.

TheSaint dedi ki...

Kitap rafında yorum serbest haberin ola :)

justine dedi ki...

Güzel, sevindim bu işe;)

İlk defa ev birazcık kalabalıklaştı Saint. Hakanlar'ın (abim;p) dairesine doğalgaz tesisatı döşenecek, Rüya, Melike ve abim bizde kalacaklar bir-iki gün. A, sonra boya işi de var, bir iki gün daha ekleyelim, dört, beş gün, beş kişilik bir aile olacağız. İlk gecemiz bugün, Melike ile ev dekorasyon olayına sardık, konuşup duruyoruz. Hakan bilgisayarında, annem başka bir odada kendi hâlinde, Rüya odasında uyuyor. Kısaca bu yeni ortama alışıp öyle dönmeliyim blog dünyasına;) Senin yazılarını toplu okuyacağım, biriksinler bakalım.

Çok sevgi ve selamlar.

Adsız dedi ki...

Canım,
Çok güzel bir yazı... Hep kitap okuma isteği ile dolup taşıyorum yazılarından sonra. Ama bugünlerde çok başarılı değilim bu konuda. Seni seviyorum.
Serap

justine dedi ki...

Olsun, ben çocuğum yokken bile okuyamıyorum;p Bugün Lilişka'mın doğum günü, benim yerime öp, kokla onu. Doğum günü kutlu olsun, bugün hiçbir şeye üzülmesin Liliş;) Akşam konuşacağım hepinizle, ben de sizleri çok seviyorum.